Okur Bülteni - 42
Fişek gibi bir sayı hazırladık: Ekonomik fingirdeme tüyoları, bedenimize kazıdığımız kitaplar, özdeşleştiğimiz "çarpıcı" karakterler, okumanın saadeti, Kızlar ve Oğlanlar.
Yeni yılın ilk sayısından ve yeni yuvamızdan herkese merhaba. Bizleri özlemişsinizdir umuyoruz ki. Biz buraları pek sevdik, pek oyuncaklı, orasını burasını kurcalayıp duruyoruz fakat şu son akşam telaşı hâlâ öldürücü.
Bu sayıda, göre(meye)ceğiniz gibi 1 Konuk 5 Soru’da bir konuğumuz yok. Bizim koşturmalarımız, kapısını çaldıklarımızın yoğunluğu derken oluyor böyle şeyler. Her konuğu her sayıya yetiştirip kendimizi de onları da darlamaktan vazgeçtik, oluruna bıraktık. Bir sayıda biri olur, bir sayıda hepsi olur, yaparız ortaya bir karışık.
Tabii böyle dedik ama, bu demek değil ki fişek gibi bir sayı hazırlamadık! Üstelik baya da ifşa ettik kendimizi, dobra dobrayız.
Ado(ş) yeni ekonomik düzenden flört ağının da etkilenmesini sindiremedi. 4000 TL de kabul edilir meblağ değil şimdi! Bu nedenle ekonomik flörtleşme tüyoları hazırladı sizler için: Fingirdeme Edebiyatı.
Burcu vücudunun kalan son boşluklarına da ne yapacağını düşünürken fark etti ki dönüp dolaşıp sevdiğimiz kitapları dövdürüyormuşuz meğer bedenimize. “İlle de roman olsun,” diyenleri Burcu’nun yazısına alalım: Aynı adlı kitaptan dövülmüştür.
Mermiş de kendisini tokat manyağı eden kitaplardan bahsetti: Rabbim öyle çarpmazdı, cık cık cık!
Ne Okudu?’da, “Ama hakkaten ne okudun be kardeşim, her gün bir kitap nedir?” dedirten Utku Yıldırım’ın okurluk serüvenine ortak oluyoruz.
İzleyici İzlenimi’nde ise Çiğdem Mezguaşe Kızlar ve Oğlanlar hakkında yazdı.
Bu Hafta Ne Okudu?
UTKU YILDIRIM
En başta bir şey yapmanın saadeti var, okurken bir şey yapıyorum. Saniyen, çok tuhaf şeyler oluyor, yanında birileri otururken önünde başkaları düşünüyor, kavga ediyor, bir gezegeni keşfediyor, arkadan gelen korkunç yaratığı görmüyor, lavın içine yüzük atıyor, Afrika’nın derinliklerinde kalbini karartıyor, barbarları bekliyor ve her şeyi görüyorsun da yanındakine, “Görmediniz mi?” diye soramıyorsun, “şu olanları görmediniz mi yahu?” Veya: “Beyefendi, dünyanın en sessiz uçan kuşu kar baykuşuymuş.” Herkesin içinde bir sırrı saklar gibi. Çocuk muzipliği. Salisen, dünyadan kaçmak isteyen kaçıyor, rahatlamak isteyen rahatlıyor, okumak çok işe yarıyor da esas faydası şöyle dolu dolu bir ölmek. Gönül rahatlığıyla. Okumak tutkuysa. Ama şunu da anlıyorum, Doğan Yarıcı’nın Evlâ’sından: “Okumuyorum. Dinliyorum. Kuruyan hurma ağaçlarını, körelen makas şıkırtılarını, duymadığın radyo cızırtılarını, unuttuğun zamanı.” Akşamdır, sahilde oturup dalgaları dinlerim, bir roman okumam da okurum, bir öykü okumam da okurum. Calvino’nun Bay Palomar’ı iyi okumuştu da birkaç dalgadan çıkarmıştı onca şeyi, sanırım zerresi kadar, her şeyden her şeyi çıkarabilmeme yetecek kadar okudum. Ölümün tesirsizliği bundan. Ölümü hayattan çıkarırsınız (cümlenin anlamı iki, üç, hepsi yarar).
Ne okuyorsun?
Karmaşık, rasgele ortamlarda çevresel tehditlerin ve olanakların nerede olduğuna dair bilgilerin güncelliğini yitirebileceğinden bahsediyorlar, topladığı bilgileri düzenleyerek boşlukları azaltan bellekten. Merak hayatta kalmamızı sağlayan ilk bilişsel edinimlerimizden biri, hani Tomris Uyar sevgisizliğin bir insanı öldürebileceğini söyler de ben bunu sevgisizliğin yerine merak etmemeyi koyarak düşünüyorum.
Yani, tipik hikâye: Atlasa bakarken çat pat okumayı öğrendim, Gelişim Hachette diğerlerinden daha iyiydi çünkü daha çok resim vardı. Sonra okula başladım, “Kendi Serüvenini Kendin Seç” serisi her şeyi değiştirdi, kurmacaya daldım. Uzayın sonsuzluğunu düşününce kurgu dışına, Lovecraft’la tekrar kurgu. Kozmik dehşet ile uzayın sonsuzluğu birleşti, bundan daha alacalı bir büyü yok. Yapboz parçaları gibi birleşiyor ne varsa.
Bu döngüyü yirmi yıldır sürdürmeye çalışıyorum. Elimde Jean Echenoz var şu an, Ben Gidiyorum. Badiou okuyacağım, Barthelme okuyacağım, hiç bilemem ne okuyacağım. Rast!
Ne zaman okuyorsun?
Yatmadan şiir okuyorum mutlaka, kalkınca roman mıdır, araştırma mıdır, ona devam. Günümü düşüneyim, saçlarımı yıkadıktan sonra kuruyasıya okurum, tren (Marmaray ama banliyöde büyüyenler için tren) beklerken, yürüyen merdivende sağa çekip, Şişhane’de başka bir yürüyen merdivene yürürken, okula gelir gelmez, bazen derslerde çocuklarla birlikte, teneffüslerde, dönüş yolunda, birini beklerken; kısacası her boşlukta. Boşluk sayılmayan boşluklarda dahi.
Taksim’de yürüyen bir adam görmüştüm, elinde kitap. Ağır ağır, okuya okuya geçmişti önümden. O kadar da değil.
Nereden okuyorsun?
Matbu. E-okuyucuya alışamadım, alışmaya çalışmadım. Sebep, işte belki mağara adamı sendromu dedikleri şey, belki ekran tiksintisi, ışık, alışkanlık. Sesli kitapla da aram hiç yok, seslendirmede kaybolanların hatırı var. Tabii bu pratiklerin bütünleşmesiyle de ilgili, mesela antikacı gezerim ben, kitap satan bir iki halk ekmek büfesini nadasa bırakırım, eskici abiler iyi şeyler buldularsa telefon ederler. Bunları yitirmek istemiyorum. Bulamam zaten Serdar Rifat’ın Parodi Yaşamlar’ını ekranda, nereden bulayım, yol yine sahaflara çıkar.
Tek bir kitap mı aynı anda birkaç kitap mı?
Hiçbir zaman üç beş kitabı aynı anda okuyamadım, kafam basmadı. Bir de o kadar emek harcıyorum, zihnimde bir yapı oluşuyor, sonra yık geç başkaya. Bugün zihinde bir yapı oluşturmak kaç para, ateş pahası. Kitaplar çok pahalı değil ama alım gücümüz düştü. 200 milyor dolarlık Tofitoş madenimiz hayırlı, uğurlu olsun. Onu diyorum işte, bir seferde bir kitap. Kafam karışıyor veya Yiğit Özgür’ün eski metalcisinin dediği gibi, gafam şişiyor.
Okurken ne dinliyorsun?
Bir önceki soruyla alakalı olacak. Mesela 90’larda geçen bir mevzu, ayrılık var, kültürler ortamlar belli, kafamda çalmaya başlasın “Don’t Know What You Got (Till It’s Gone)” veya “I Won’t Hold You Back” veya karakterlere ne uygunsa. Olaylar bizim buralarda geçiyorsa iş daha kolay. Gerçi yazarların kolaylaştırdıkları da oluyor, Aleksandar Hemon bir metninde kuşağının Bijelo Dugme dinlediğini söylüyor mesela.
Şapkalı delikanlı tanıdık geliyor mu bir yerlerden? Şarkıları aklımda, dönüp dursun okurken. Diyeceğim: Karşılaştığım bir kültürü hiç bilmiyorsam hemen araştırırım, şarkılardan resimlere azıcık da olsa bilgi edinirim, okumaya öyle devam ederim de farklı zamansallıkların yaşandığı dünya şu küresel çorbanın yanında minicik kaldı, kültürler iç içe geçti, hatta tekleşti. Tekleşmesin, Âşık Veysel ile Blind Willie Johnson çok mu farklıydı? O kadar?
Ne gevezelik, yeter. Hiçbir şey dinlemiyorum okurken, metinden gelen müziği duyuyorum zaten.
Dumanı Üstünde
100. Yılında Cumhuriyet’in Popüler Kültür Haritası’nın 3. cildi Yollar Bize Memleket yayımlandı. 1980-2023 yıllarına odaklanan kitap Özal’lı yıllar, ansiklopedi savaşları, dönemin pop hitleriyle yeni müzik, özel TV ve radyolar, Emek Sineması, Gezi Parkı, Ayasofya’nın macerası gibi kültürden ekonomiye, sosyal yaşamdan medyaya yakın geçmişin hafızasını tazeliyor. Yapı Kredi Yayınları’nın yayımladığı kitabın yazarları Derya Bengi ve Erdir Zat.
Kafka Kitap’ın Babil Ekspres serisi Bram Stoker’la devam ediyor. Stoker’ın Türkçeye ilk kez çevrilen romanı Yedi Yıldız Taşı, Eski Mısır kraliçesi Tera’nın mumyasını canlandırmak isteyen bir Eski Mısır bilimcisinin gizemli ve gerilimli yolculuğunu anlatıyor. Çevirmeni Belgin Selen Haktanır.
İthaki Yayınları Japon edebiyatının önemli eserlerini yayımlamaya devam ediyor. Osamu Dazai’nin, intiharından üç yıl önce kaleme aldığı Pandora’nın Kutusu İkinci Dünya Savaşı sonrası hayatını yeniden inşa etmeye çalışan umutsuz bir adamı konu ediniyor. Çevirmeni İrem Akçay.
Özellikle sosyal medyadaki samimiyetiyle gönlümüze iyiden iyiye taht kuran Vedat Milor’un hayatını ve damak tadının gelişimini anlattığı kitabı Buyurun Ziyafete, İletişim Yayınları etiketiyle yayımlandı.
Kore edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Hong Gildong’un Hikâyesi, April Yayıncılık tarafından yayımlandı. Soylu bir ailenin gayrimeşru oğlu Hong Gildong’un gerçek değerini kanıtlamak için yuvasını terk edip maceralara atıldığı kitabın çevirmenleri Hatice Köroğlu Türközü ve Mehmet Ölçer. Gildong hem ülkesinde hem de dünyada pek çok filme, TV programına, romana ve çizgi romana da uyarlandı.
Kronik Kitap yine arşivlik bir kitapla karşımızda: İkinci Dünya Savaşı: İnfografik. Okan Doğan’ın çevirdiği kitap yüzlerce çizim, 150’den fazla infografik, taktik haritalar ve tablolarla savaş yıllarını, öncesini ve sonrasını detaylı ve derli toplu bir şekilde anlatıyor.
William von Hippel’in Toplumsal Sıçrama: Bizi Biz Yapan ve Mutlu Eden Şeylerin Yeni Evrimsel Bilimi kitabı Fol Kitap tarafından yayımlandı. Çelişkiler yumağı olan insanın, evriminde hayati bir rol oynayan çelişkilerini mercek altına alan kitap bizi biz yapan, mutlu eden şeyleri hayatımızı iyileştirmek için nasıl kullanacağımıza dair yeni bir bakış sunuyor. Çevirmeni Ekrem Berkay Ersöz.
Geyik Edebiyatı
Adalet Çavdar yazdı, Fingirdeme Edebiyatı.
Efendim, bu yazının konuğu flört ederken edebiyatı nasıl kullanacağımız üzerine: Fingirdeme Edebiyatı 1. Ders. Gerçi bu yazıyı benim gibi, “Eşeğe cilve yap demişler, gitmiş çifte atmış” güzide atasözümüze uygun bir kadının yazması biraz saçma ama hepimizin bazı yol ve yordamları var. Devamı var…
Burcu Arman yazdı, Aynı adlı kitaptan dövülmüştür.
Bu bir manyaklık mı? Dövme yaptırmak bir bağımlılık mı? Evet ve evet! Ama konumuz o değil. Okumamız yetmiyor, bir de vücudumuzda taşımayı mı seçiyoruz? E yine evet. Yine konu örneğimiz Adalet’e bakalım. Devamı var…
Merve Akıncı Almaz yazdı, Rabbim öyle çarpmazdı, cık cık cık!
Fakat işe asıl renk katanlar, çalıştığım dosyalar. Evrene mesaj göndermeye alışmışız da evrenden mesaj gelincesdhjgsdhg İnsan bi’ değişik oluyor canım; ne o öyle, sen koskoca evren işi gücü bırak, onca insanı sal da gel bana mesaj gönder. Yakışıyor mu sana? Devamı var…
İzleyici İzlenimi
Kızlar ve Oğlanlar / Oyun Atölyesi
Geniş kesim gri bir pantolon ve haki renk dökümlü bir gömlek giymiş, kıyafetinin maskülenliğiyle karşıt hoş bir kadın sahnede öylesine dolanıyor. Bıçkın bir delikanlı havası var. Biz izleyiciler yerlerimizi bulma telaşındayken ön sıralara ufak ufak laf da atıyor. Sahne dekoru, gri bir halı, bir bej kanepe ve iki abajurdan ibaret. Fonda, gri duvara eğreti bir ev hissinde bir tür yamuk beşgen içine bir yeşil çember yansıtılmış. Tüm salon azıcık hastalıklıyız, malum, grip salgını. Öksürük, tıksırık, pet şişe sesleri, montların hışırtısı, -hiç anlayamadığım o genel tablo- elindeki telefonla sahneyi fotoğraflamaya çalışanların kıpırtıları... Yavaş yavaş salonun ışığı kapanıyor. Sahnedeki bu cesur kadın -evet, oyun daha başlamadan tüm vücut dilinin anlattığı baskın karakteristik bu- “Tamam mısınız, hazırsanız başlıyorum,” diyor. Üzerimizde hakimiyetini handiyse doğalında kurdu bile. Anlatıcıdayız, kilitlendik. Başlıyor.
Evet, bir anlatıcıyla dalıyoruz hikâyeye, dalıyoruz dedimse hakikaten içindeyiz hikâyenin. Küfür kıyamet bir boş vermişlikle kendini teşhir ediyor kadın. Bazı bazı küfrün dozu içimi gıcıklatıyor. Karakter cesur çizilecek diye bunca küfre ihtiyaç var mı, diye huysuzlanıyorum. Ama kilitliyim hâlâ, kopmak namümkün.
Hayatını, virajları keskin fren sesleriyle alarak aktarırken, sonra işte âşık olduğu evreye geçiyor kadın. Sesi yumuşuyor, “Sizin de başınıza gelmiştir,” diyor, gözümüzün içine bakarak şaşırıyor, “gelmediyse, kesin gelmeli,” diyor.
Kadın tüm muzipliğiyle âşık olduğu adamı anlatıyor, ona duyduğu hayranlığı, onu adım adım keşfedişini… Kahkahalarla dinliyoruz. “Ay ilahi, sen de!” diye omzuna vuracağız neredeyse anlatıcının. Arada sahne ışığı kırmızıya dönüyor, anlatıcı canlandırmalara girişiyor. İki çocuk var sahnede, onlarla ilgilenirken ufaktan çıldıran bir de anne. Yine gülümseyerek annenin çocuklarıyla anılarına kulak veriyoruz. Çamurdan gökdelenin evin salonunda inşa edilemeyeceğini küçük kıza sabırla/sabırsız anlatıyoruz, koltuğun altında sakinleştirici tavşancığı arıyoruz.
Sahne atlıyor, kadın kariyerine başlamasından, yükselişinden dem vuruyor. Evin hem içinde hem dışındayız. Cesaretine hayran kalıyoruz. Yine cesaret. Başarıları katlanarak artsın istiyoruz. “Helal sana!” diyoruz. Ama evin duvarlarında, gözümüzün önünde bazı çatlaklar da belirmeye başlıyor. Çatlaklar büyüyor. Normal karşılıyoruz, olabilir. Sonra bir uyarı geliyor, hikâyenin buradan sonrası fena! Yine gözümüzün içine bakıyor kadın: “Bu hikâyeyi siz yaşamadınız, uyarıyorum.”
Böylesine kendinizi kaptırmışken kadına ve hikâyesine, çok doğru bir uyarı oluyor sizi koltuğunuzda dikelten. Gri duvarda yeşil çemberlere çemberler, keskin uçlu kırmızı üçgenler ekleniyor. Pamuk iplikleri koptu, koparken kırmızıya kesti. Ev çöktü, kadın molozlar arasında şimdi. Anlatmayı sürdürüyor: “İnsanların cesaretlerine hayran kalıyorum. Hayata karşı bu cömertlikleri… Biliyorum çünkü böyle bir acı yaşayıp hâlâ nefes almaya devam ediyor olmak, dünyadaki en büyük kahramanlıklardan biri…” Bu repliği ben mi söylüyorum, kadın mı söylüyor, iç içe girdi seslerimiz. “Biz toplumu şiddeti önlemek için değil, erkek şiddetini önlemek için kurduk.”
Anılarını yeniden, kendini sağaltmak için yeniden kurgulamak zorunda kalmış tüm hayatta kalan kadınlara adanası bir oyun izliyoruz.
Oyunun tanıtım metni, “Siz olsaydınız ne yapardınız?” diye soruyla bitiyor. Bir katliamın üstesinden gelebilmek, hayata tekrar sarılabilmek nasıl mümkün olur, diye soruyorum kendime. Cevap veremiyorum.
Metin Dennis Kelly’nin kaleminden çıkmış, bir erkek yazarın böyle bir kadın karakteri yazmış olmasını ayrıca kıymetli buluyorum.
Oyuna emek verenlere, özellikle oyuncu Zeynep Dinsel’e canı gönülden teşekkür ediyorum.
Çiğdem Mezguaşe #izleyicizlenimi
Konu Komşu
Burcu Aktaş yazdı: “Ağaç da sokak da yaşamaya kararlı”… Tık tık.
Şenay Aydemir yazdı: “Spielberg ilk aşkını anlatıyor”… Tık tık.
Duvar Kitap’ın yeni sayısı 2022’nin Edebiyat Olayları… Tık tık.
Hasan Öztürk yazdı: “Latife Tekin ile 35 yıl önceki görüşme: 12 Eylül sonrası ‘ezik’ ve ‘yenilmiş’ kesimde ‘roman’ yazarak küllerinden doğmak”… Tık tık.
Nilüfer Türkoğlu, Delal Arya’yla söyleşti. Tık tık.
Metin Celal yazdı: “2022’nin en çok okunan yazarları kimler?” Tık tık.
Punctum Dergi 2022 yılı soruşturması. Tık tık.
Gözde Bedeloğlu, Moda Sahnesi’nin yeni oyunu Şirreti Evcilleştirmek’i yazdı. Tık tık.
Sibel Öz yazdı: “Parşömen’in 2022 Edebiyat Soruşturması verileri bizlere neler söylüyor? – 1.” Tık tık.
Duyuyor musun? podcast dizisinin bu haftaki konuğu Nurhan Suerdem. Tık tık.
Yayınlanması Kaydıyla podcast dizisinin bu haftaki konuğu Bekir Ağırdır. Tık tık.
Deniz Yüce Başarır ve Porf. Dr. Timuçin Oral’la Engin Gençtan’ın İnsan Olmak kitabı üzerine sohbeti. Tık tık.
Bibliyoterapi podcast serisinin yeni bölümü aşk üzerine, “Aşk Engel Tanımaz Mı?” Tık tık.
True Crime hatunları Deniz ile Olcay bir kaybın izini sürüyor, “Andrew Gosden Nereye Gitti?” Tık tık.
Şükürler olsun biri Aftersun’u eleştirdi. Oscar Boy yazdı. Tık tık.
Duvardaki Bardak
1+1, Express ve Roll dergilerinin arşivi yükleniyor. Dilerseniz bağış da yapabilirsiniz. Tık tık.
Nuri Bilge Ceylan, Ahlat Ağacı filmindeki mektup nedeniyle tazminata mahkûm edildi. Tık tık.
Robert Burns’ün basılan ilk eseri Poems, Chiefly in the Scottish Dialect’in başına türlü işler gelen birinci baskısı İskoçya’da sergileniyor. Tık tık.
Roket Dergi ilk sayısıyla raflardaki yerini aldı. Türkiye’nin ilk bilimkurgu öykü dergisinin editörlüğünü yazar Ruhşen Doğan Nar üstleniyor. Tık tık.
Kayıp Rıhtım 15. yaş gününü kutluyor, “2022’de yolculuğumuzu paylaşan bütün okurlarımıza teşekkür ediyoruz!” Tık tık.
Burçin Tetik Berlin Kültür Senatörlüğü’nün 2023 Bursu’na değer görüldü. Tık tık.
Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı, Uluslararası Nâzım Hikmet Sempozyumu’nun ikincisini 8-9 Nisan 2023 tarihinde düzenliyor. Tık tık.
Edebi Çeviri alanında Avusturya Devlet Ödülü, bu yıl Franz Kafka, Robert Musil, Stefan Zweig, Peter Handke, Jenny Erpenbeck, Daniel Glattauer ve Friedrich Nietzsche gibi çok sayıda eseri dilimize çeviren Regaip Minareci’ye verildi. Tık tık.
Dünyaca tanınan yazar Hanif Kureishi Roma’da düşmesi sonrası omurga ameliyatı geçirdiğini ve şu anda bacaklarını ve kollarını hareket ettiremediğini açıkladı. Tık tık.
Socrates Dergi yayın hayatına son verdi. Tık tık.
Şuraya bir oyun bırakıyoruz. Ünlü romanların ilk cümleleri testi. (İngilizce) Tık tık.
Bonus
Çiğdem Mater yazdı, Hapishanelerde yılbaşı nasıl geçer?
Saat 00.00’a birkaç dakika kala, yılbaşı ağacımızdan bir nar arakladık, koğuşun üst kat penceresinden avluya fırlatıverdik. Narımız gerektiği gibi yarıldı, bereketi avlumuza (ve umarım her yere) mis gibi dağıldı.
Saat 00.00 olduğunda gözümüz avludaki narımızda, cama çıkıp avazımız çıktığı kadarıyla “Mutlu yıllar Şebnem” diye bağırdık. Sevgili Şebnem Korur Fincancı on küsur gündür Bakırköy’de, yaklaşık 30 metre ötemizde bir hücrede, pek tabii görüşemiyoruz.
Şebnem’e bağırarak iletmeye çalıştığımız dileğimize buradan eklemiş olayım; mutlu yıllar Kandıra, Tekirdağ, Silivri, Edirne, Sincan, Diyarbakır, Şakran ve memleketin bütün hapishaneleri! Hepimizin çıktığı, kimselerin içeri girmediği bir yıl olsun 2023!






